• DİL
sosyal sosyal sosyal sosyal sosyal
Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder

Mustafa Kemal ATATÜRK

A.Bülent ÜÇOK

kayinormani@gmail.com

İZNİK’İN DAĞLARINDA ÇİÇEKLER AÇAR… (4)

24-03-2018

              Önceki yazılarımızda, İznik’in kuzeyinde yükselen ve Marmara Bölgesi için çok önemli bir doğal alan olan Samanlı dağlarını tanıtmış, son zamanlarda bu dağları tehdit eden Yuvacık RES projesini ve bu projenin doğa ile insanlara vereceği zararları anlatmıştık. Bu son bölümde, Samanlı dağlarının korunup gelecek kuşaklara bozulmadan aktarılması ve bu bölgede yaşayan insanların yaşam standartlarının doğayla uyumlu bir şekilde yükseltilmesi konusundaki önerilerimizi aktaracağız.

              Bu dağlar, çok önemli bir orman ekosistemi olduğu ve zengin bir yaban hayatını barındırdığı halde, nasıl oluyor da burada böylesine tahripkar bir projenin önü “ÇED olumlu” kararı ile açılabiliyor? Niçin devletin ilgili birimleri, “bölgede korunması gereken doğal varlık yoktur” şeklinde görüş bildirebiliyor? Neden bu kapalı ormanlar, yine orman vasfındaki makiliklerle bir tutulabiliyor? Bunun en önemli nedeni, bugüne değin bu bölgede flora ve fauna, yani bitki ve hayvan varlığı yönünden sağlıklı ve bir ciddi bir envanter çalışmasının yapılmamış olmasıdır. Orman Bakanlığı, yıllar önce tüm Türkiye’nin biyoçeşitliliğini iller bazında tespit ettirmek için bir çalışma yaptırmıştı. Ne var ki bu çalışma, ihale yöntemi ile özel firmalara yaptırılmıştı, yani Bursa’nın biyoçeşitliliğinin tespiti çalışması, bunun için en düşük bedeli teklif eden firmaya yaptırılıyordu. İhaleyi alan firma da doğal olarak, kendisi ile en ucuza çalışacak üniversite öğretim üyeleri ile ve maliyetlerini minimumda tutmak kaydı ile çalışmalıydı. Bunun sonucunda sanırım Ankara’dan bir takım “hocalar”, sırf bazı hafta sonları, onun da önemli bölümü yolda geçmek üzere Bursa’ya gelerek bu sözde çalışmayı yaptılar. O dönemde, tesadüfen çalışmayı yürüttüğünü öğrendiğim firmanın yetkilisine, hocalarını mutlaka bu bölgeye getirmeleri gerektiğini ilettiğim halde, herkesin herhangi bir ormancılık amenajman haritasından öğrenebileceği “biz orayı zaten biliyoruz, kayın ormanları var” yanıtını alıyordum ve tüm ısrarlarıma karşın gelen giden olmamıştı. Bu durumu öğrenen Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü öğretim üyelerinin, haklı olarak Orman Bakanlığı’na tepki gösterdiklerini hatırlıyorum. Aynı biçimde Yuvacık RES projesi ÇED raporunun ekolojik etkiler ile ilgili bölümünü hazırlayan öğretim üyeleri, 2-3 günlük sürelerle bölgede bulunarak hazırladıkları raporların yetersiz olduğunu, bu nedenle de mevcut literatürden yararlandıklarını kendileri ifade etmektedirler. Ama yine de, “ülkemizin enerjiye ihtiyacı olduğu için” ya da “mevcut örneklerde bir olumsuzluk yaşanmadığı için” gibi yuvarlak ifadelerle olumlu görüş bildirerek, sonuçta parayı verenin borusunu üflemektedirler. Maalesef, ülkemizdeki doğa talanlarında, bu şekilde hazırlanmış raporların rolü oldukça büyüktür. Dolayısıyla, Samanlı Dağlarımızı gereğince koruyabilmek için, önce korunması gereken değerlerin tespit edilmesi ve sağlıklı bir envanter çıkartılması gereklidir. Bunun için de, mevcut ya da oluşturulacak bir tüzel kişilik adına proje hazırlanarak, Avrupa Birliği ya da diğer kurumların hibe fonlarından yararlanılması ve bu kaynak sayesinde akademik bir kadronun dört mevsim boyunca çalışarak bölgenin detaylı biyolojik envanterinin çıkartılması sağlanmalıdır. Bölgenin gerçek ekolojik değeri, ancak bu şekilde layığınca yapılacak bir çalışma sonucunda ortaya konulabilir.

              Sonrasında, bu çalışma sonucunda ortaya çıkacak verilere göre bölgeye bir koruma statüsü kazandırılabilir. Bu uygulama, bölge doğasını korumak için önemli bir adım olsa da, ülkemizde en üst düzey koruma statüsü olan milli parklarda bile kesin bir koruma mümkün olamamaktadır. Milli park’ın tanımı mealen, “sahip olduğu üstün doğal zenginlikler nedeniyle, gelecek nesillere aynen devredilmek üzere korunup kollanması gereken doğa parçası” olarak geçer. Oysa, 1963 yılında Türkiye’nin ilk milli parkı ilan edilen Uludağ’daki manzara ortadadır. Özellikle açgözlü turizm sektörünün baskıları sonucunda, Uludağ’ı korumak değil, ondan alabildiğine yararlanmak anlayışıyla uygulanan politikalar, doğa harikası Uludağ’ı akarsuların kuruduğu, göllerinin çöplerle dolduğu, yaban hayvanlarının insanlardan saklanacak yer aradığı bir “Ölüdağ”’a çevirmiştir. Yıllar önce, Uludağ’daki önemli bir otelin sahibiyle tartışırken, adam, oteller bölgesini çevreleyen yamaçlardaki bodur  ardıçları kastederek “onların temizlenip, o pistlerin yazın da çim kayağı yapılabilir hale getirilmesi gerektiğini” söylemişti. Çocukluğundan beri dağda yaşadığını ve dağı çok iyi tanıdığını iddia eden bu zat, o çalılar sayesinde kışın Uludağ’da çığ oluşmadığını ve kayakçıların güvenle kayabildiğini düşünemeyecek kadar cahildi. Ne yazık ki bu gözünü para bürümüş cahil zihniyet, Uludağ’ın kaderinde herkesten çok söz sahibi olabiliyor ve Uludağ’a daha çok insan getirmek  adına hala yeni projeler üretilebiliyor, milli parkların madencilik ve diğer ekonomik faaliyetlere  açılması gündeme gelebiliyor.

              Dolayısıyla, Samanlı Dağları’ndaki kayın ormanlarına kazandırılacak koruma statüsünün, yapılacak envanter çalışması sonuçları doğrultusunda ve bölge insanının ormanla bağını koparmadan, ekonomik faaliyetlerini doğayla barışık olarak sürdürmesine olanak verecek biçimde oluşturulması gerekir. Genellikle gelir ve eğitim düzeyi düşük olan yöre halkı bilinçlendirilerek organik tarım ve ekolojik turizme yönlendirilmeli, alternatif gelir kaynakları yaratılmalı, kooperatifler güçlendirilmeli, çirkin betonlaşma önlenmeli ve bunlar havza bazında projelerle yapılmalıdır. Yasaklamaların sonuç vermediğini biliyoruz, örneğin ülkemiz genelinde ayı ve kurt avı, uluslararası sözleşmeler doğrultusunda yasaktır ve bu doğru bir uygulamadır. Ancak meyve ağaçları ya da arı kovanları ayıdan, veyahut koyun ve keçileri kurttan zarar gören bir köylünün bu hayvanları vurmasını, Ankara’da koyulan yasakla ve para cezası korkusuyla engellemeniz çok zordur. Bunun yerine devletin, korumaya aldığı hayvanlardan kaynaklanan zararları tazmin etmesi en akılcı yoldur. (Bunun için gereken kaynak da avcılık sektörüne uygulanacak ek vergilerden fazlasıyla elde edilebilir. Örneğin içkiye uygulanan vergi oranını av fişeğine de uygularsanız, hem önemli gelir elde edersiniz hem de eli silahlıların dağlarda rastgele ateş açmalarını ve ortalığı boş kovan çöplüğüne çevirmelerini biraz olsun önlersiniz.) Sonuçta bu bölgede doğanın korunması yalnızca yasaklamalara değil, bölgede yaşayan köylülerimiz için ekonomik-sosyal önlemlere ve uygulamalara dayandırılmalıdır.

              Ormancılık, halen bölgedeki en önemli ekonomik etkinliktir ve köylülerin en önemli gelir kaynağı orman işçiliğidir. Bu konuda koruma - kullanma dengesi en üst seviyede gözetilerek halkın kooperatifler aracılığıyla ormandan yararlanması sürdürülmeli ve ormanına sahip çıkması sağlanmalıdır. Ayrıca ormancılık çalışmalarında doğa korumayı esas alan FSC belgeli ormancılık sistemine mutlaka geçilmelidir.

              Yıllar önce, İznik’te yaşayan İsviçre’li bir dostumuz, ilk kez bölgeye gelip bizi ziyaret ettiğinde, arabadan inerken gözyaşları içinde “burası İsviçre, şu anda ben çocukluğumu yaşıyorum” demişti. Aynı dostumuz geçenlerde RES projesi ile ilgili olarak, “İsviçre’nin Alp Dağları’nda da eminim çok önemli rüzgar enerjisi potansiyeli vardır ama kimse oralara RES kurmaya kalkışmaz, kalkışamaz” diyordu. Peki, biz niçin doğal varlıklarımıza bu kadar hoyratça davranıyoruz?

              Dileriz ki, öncelikle Samanlı Dağlarımızı tehdit eden RES projesini bertaraf edelim ve sonrasında yukarıda değindiğimiz uygulamaları ve getirilecek diğer akılcı önerileri hayata geçirmenin yollarını arayalım. Kazanan bir holding değil; bitkisi, hayvanı ve insanıyla Samanlı Dağları ve ülkemiz olsun.

              A.Bülent ÜÇOK

              23.03.2018